ÇALGILI KAHVELER

Çalgılı kahvehane işletecek olan kimse “sürre alayı”nın ertesi günü bu iş için hazırlanmaya başlardı.Elvan kağıtlardan zincirler ve güller yapılır ve kahvenin tavanı,tek bir tahtası bile görülemeyecek kadar güllü göbekler ya da beşik örtüsü biçiminde kağıt zincirlerle donatılırdı.Bir köşede çalgılar için yer ayrılır;buraya,yerden biraz yüksekçe,şanomsu bir set yapılır,yine güzel resimler ve kağıttan güllerle donatılırdı.Üç yanda kalan duvarlara da birkaç çivi çakılarak bunlara çalgıcıların klarnet,darbuka,çiftenara,zillimaşaları asılırdı.Set gibi yerde kendileri için dizili sandalyeler bulunurdu.Bütün duvarlarda yer yer güzel resimler,aynalar yer alırdı.Bu resimlerle aynaların çevresinin de elvan kağıtlarla donatılması adetti.Ramazanda kahveye gelecek müşteriler için ayrıca küçük hasır iskemleler hazırlanırdı.Arife gününün akşamı kahvedeki bütün masalar kaldırılır,yerlerine bu hasır iskemleler dizilirdi.
Çalgı takımını meydana getiren klarnet,zurna,çiftenara ve darbukacılar –sazlarındaki ustalıklara göre-gecelik hesabıyla tutulur,kendilerine önceden bir pey verilirdi.Buna karşılık sazları alınarak,biraz önce söylediğim çivilere asılırdı.Geceleri çalgı paydosunda bunlar sazlarını alıp götüremezlerdi.Çünkü aldıkları peyi kar sayarak çalgılarını koltuk altı ediverirlerse ertesi akşam uğramayacaklarından korkulurdu.O zaman çekilen bunca zahmetler harcanan para ve emekler boşa gider,kahvehane bir iki gece çalgısız kalınca halka karşı da küçük düşülürdü.
Ramazanın birinci günü akşamında bu kahvelerin meraklıları ve devamlı müşterileri teravihten sonra yavaş yavaş gelmeye başlayıp yerlerini tutarlardı.Çalgı oyun havaları,şarkı ve türküyle başlardı.Kahvehanenin çığırtkanı olan adam ,önce bir semai ya da divan okuyarak,bütün bir ramazan boyu sürecek bu çalgı alemini açardı.Bu arada müşterilere “Hoş geldiniz” yollu bir iki de mani söyler ve kahveyi onlara tanıtırdı.Bu o yıl çalgılı kahvenin kimin tarafından işletileceği,çalgı çalanların kişilikleri ve buna benzer şeyler olurdu.Bu işte hüner ve güç sahibi kimselerin ünü bütün İstanbullular tarafından ayrı ayrı bilindiği için,adlarının anılmasının müşteriler üstündeki etkisi büyüktü.Zaten çalgılı kahvenin kimin tarafından düzenlediği o semtçe ramazandan haftalarca önce bilindiği gibi,tulumbacılık aleminde ramazanda kimin nerede çalgılı kahve açacağı da az çok belliydi.
Çalgılı kahvehanelere,çok genç çocuklar olmamak şartıyla,isteyen her sınıf halk gelebilirdi.Fakat has müşterileri tulumbacı,arabacı,saldalcı gibi esnaf ve hatta bunların da uçarı,çapkın,kabadayı kısmıydı.Ağırbaşlılar içeri girdikleri zaman kahveciye ve yanda yörede oturanlara,usulden olan selamı verdikten sonra,bir köşeye çekilip çalgıyı ve okunanları sukunet içinde dinlerlerdi.
Kapıda bulunan karşışayıcılar kendisini kurtaramamış gençleri özellikle içeri sokmazlardı.Devamlı müşterilerin ele avuca sığmaz olanları ise ceketler omuzda,fesler yar tekmesi yemiş(bir tarfı bastırılıp çukurlaştırılmış) ya da yardan ayrıldım(üç köşesi kırık),kuşakların uçları bir karış kadar sarkıtılmış ve bazen daha ileri gidilerek,bıçağın sapı kuşağın içinden üç dört parmak çıkartılmış,oturanları süzerek ve ağırbaşlı,feleğin çenberinden geçmiş olanlara bayağı küçümseyerek bakarak,geçip yerlerini alırlardı.Zaten böyle olanlarından çoğunun peşinde birer zabıta görevlisi dolaşır ki,onu daima göz hapsinde tutsun ve bir olaya sebeb olmasını önlesin diye.Ama ne var ki böyle cakalı,saldırgan görünenlerin çoğu aslında kuru gürültü patırtıdan başka bir şey yapamazlar;genellikle de çıkardıkları “çıngar” da etrafa rezil olurlardı.
Çalgılı kahvelere kibar kimselerden,sayılı devlet adamlarından gelen çok olurdu.Ancak,bunlar,mümkün olduğu kadar göze çarpmayacak bir köşede otururlar;”arifane bir tarzda” okuyanları dikkatle ve takdir ederek dinlerler;kalkarken de okuyup çalanlara ve kahveciye temenna ile iltifat edip giderlerdi.
“Çalgılı kahvelerde çığırtkan söyledikten sonra,ağırbaşlılardan, ya kendilerininden biri yada yanlarında özel olarak getirdikleri bir söyleyici varsa o,semai,divan,koşma,mani her ne ise bir şey okurdu.O çevrenin geleneğiydi. “El elden üstündür Arş’a varıncaya dek” kendisi çığırtkandan daha güzel okumuş olsa bile nezaket gereği çığırtkanı över ve okuduklarına onunkinden birkaç sözde karıştırırdı.Öte yandan zaman zaman kopuk,kabadayılar ise:
Karanfilsin kararın yok
Gonca gülsün timarın yok
Gibi söylene söylene çürümüş mani ve koşmalarla benlik görüşünde bulunurlar,taklit yollu düzdükleri saçma sapan şeylerle kendilerini dev aynasında görüp beğenilmedikleri vakit de hır gür çıkarmaya yeltenirlerdi.Gerçi yapmak istedikleri yolsuzluklar çok zaman kendilerine pahalıya mal olurdu;ama nice emekler ve fedarlıklarla hazırlanmış olan çalgılı kahveanede,daha masrafının dörtte birini çıkarmadan kapatılır,bazen kurucusu da cezaya çarptırıldı.
O zamanlar,görenek gereği,İstanbul’da binlerce manici vardı.Bir ara bu heves öyle salgın hale gelmişti ki okul öğrencileri arasında bile birkaç semai,mani bilmeyen yok gibiydi.Zamanın en tanınmış mani ve semaicileri şunlardı:
Mektebi Harbiyeli Emin Şah,Üsküdarlı,Ketebeden Hakkı Bey,Tıbbiyeli İsmail Hakkı,Haddehane’den Kulaksızlı Mustafa,Unkapanlı Bodur Tevfik,Kadeşi odur Şevki,Balatlı Ethem,Arap Şerafettin,Balatlı Haşmet,Defterdarlı Çiroz Ali,Zeytinburunlu Zil Ahmet,Beykozlu Katip Salih..
Hiç okul görmemiş ezberci maniciler de vardı ki bunlardan Harabat Halil,Kayıkçı İbrahim,Üsküdarlı Karabet , Hasköylü Hampar,Bekçi Ahmet,Arap Şükrü Reis,Balatlı Andon en tanınmışlarıydı.
Manicilik kolay görünnürse de ben beceremediğimden olacak,bu iş bana zor gelirdi.Ezbere manicilik,benim görüşüme göre,önemli bir iş değildir.Söyler söylersiniz;sermaye bitince mat olursunuz.İrticalen,yani ezberinden olmadan ve balkasından almadan,hazırlanmadan söylemeye gelince karşılıklı açılan “ayak”her ne ise hava yapılıncaya kadar mısrayı zihninde yaratır ve söyletir.Bu da deniz gibi bitmez tükenmez bir sermayedir.Güreş meydanında yenilen bir pehlivan alayın bir köşesinden iz bulup çıkabilir ama,kahvehanede mat olan bir manici,hemen kaçayım dese bile,kapıdan çıkıncaya kadar-eğer gurur sahibiyse-bir hayli ter döker.Ölenlere rahmet,hayatta kalmış olanlara sağlık ve selamet,gerçeği söylüyorum,bu manicilerin en değersiz bir temsilcisi olarak bir ben yaşıyorum...
Çalgılı kahvelerde,bir çerçeve içinde,bir de “muamma”denilen bilmece düzenlenip asılırdı.Çözecek kimseye ödül sözü verilirdi ve bu ödül,çözene mutlaka verilirdi.Şu şartla ki ”Çözümü şudur”demek yetmezdi.Muammayı yazıp oraya asanı ayakta bir mani ile mat etmek gerekirdi.Yüzyıl kadar önce Demirkapı ve Çemberlitaş’ta büyük muamma kahveleri varmış.Ben onlara pek yetişemedim;yalnız bazı saz aşıklarını bilirim ki astıkları muammalara,övdükleri müşterilerden topladıkları paraları balmumuyla muammaların çerçevesine yapıştırırlardı.Açıktan çözen olursa toplanan bu parayı alırdı;olmazsa başka bir yere giderken onu aralarında bölüşürlerdi.Maniciler gibi,son zamanlarda muammacıların çoğu da ezberciydi.
Çalgılı kahvelerde giriş yirmi paraydı.Fakat yirmi para veren koca kahvede yirmi kişi çıkmazdı.
O zamanın gelenek göreneklerine göre yirmi para bırakmak ayıp sayılırdı.Pek çok kimse bu giriş ücreti yerine bir kuruş,iki kuruş,hatta çeyrek bırakırlardı.Hatta bir semtten toplu halde gelen üç beş kişilik bir kafilenin gümüş mecidiyeler bile bıraktığı olurdu ki, bu ,o zaman için büyük bir paraydı.
Yetmiş yıl öncesinin en ünlü çalgılı kahvehaneleri şunlardı:
Defterdar iskelesinde Kahya İsmail’in Kahvesi,Balat Tulumbacı Kahvesi,Küçük Mustafapaşa Tulumbacı Kahvesi,Cibali Tulumbacı Kahvesi,Unkapanı kahvehaneleri,Bayezit’te Köşklülerin Kahvesi,Gedikpaşa’da Arabacılar Kahvesi,Çukurçeşme’de Taşhan Kahvesi,Yusufpaşa’dan Cimbom Ali’nin Kahvesi,Şehremini’nde Pehlivan’ın Kahvesi,Kasımpaşa’da Katip Ömer’in Kahvesi, Çeşmemeydanı’nda Hurşit’in Kahvesi,Yüksekkaldırım’da Yüksek Kahvehane,Beşiktaş’ta Paşa’nın Kahvesi,Pangaltı’da Kalfanın Kahvesi ve daha başkaları...

Bunların içinde en namlısı Hendek’teki Tulumbacı Kahvesiydi.
Burası Faik Bey adında bir eski tulumbacı tarafından donatılırdı.Güzellik ve ferahlık bakımından en önde olanı ise Paşa’nın Kahvesi’ydi.
Ben on sekiz ramazan,yani on sekiz yıl İstanbul’un çeşitli semtlerinde çalgılı kahvehane yaptım.O hır gür ocağının,her yıl Tanrı’nın yardımı ve müşterilerin bu naçize olan sevgileri sayesinde gürültüsüz ve lekesiz olarak sona ermesi nasip olmuştur.Birçok kahvehaneler vardır ki,daha ramazanın ortasına bile varamadan,çıkan bir kavga yüzünden,zabıtaca kapatılırdı.Çünkü,dedim ya,buralara gelenlerin çoğunluğu çapkınlar,yaramazlar olurdu.
Kaynak : ÜSKÜDARLI VASIF HOCA |